HALK ŞİİRLERİ

                                             AŞIK ŞENLİK


1850'de Kars'ın Çıldır ilçesinin Suhara (Yakınsu) köyünde dünyaya geldi. Asıl adı Hasan. Babası orta halli bir çiftçi. Yöredeki her çocuk gibi ozan meclislerine katılmaya, destan ve cenk hikayeleri dinlemeye meraklıydı. Bir av sırasında 2 gün kırlarda uyuduğu, gördüğü rüya sonrası şiire başladığı anlatılır. Herhangi bir eğitim görmedi. Ahılkelek'li Aşık Nuri'der saz öğrendi. Kendini geliştirdi. 1913'te Revan'daki bir atışmada önde gitmesini kıskananlar tarafından zehirlendiği söylenir. Arpaçay'ın Dalaver köyünde öldü, cenazesi Suhara'da toprağa verildi. Yaşamı boyunca birçok çırak yetiştirdi, kendisinden sonra gelen aşıkları da etkiledi. Rus savaşını yaşadı, göç ve felaketlere tanık oldu. Bu olaylar hem şiirlerini, hem edebi kişiliğini şekillendirdi. Koşma, yedekli koşma, tecnis, destan, türkü ve bayati türlerinde eserleri var.


                                                AŞIK VEYSEL


25 Ekim 1894â??te Sivasâ??ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde dünyaya geldi. 21 Mart 1973â??te yine Sivrialanâ??da yaşamını yitirdi. Çocukken çiçek hastalığı yüzünden bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu diğer gözünü kaybetti. Saz çalmayı öğrendi. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Emrah, Dadaloğlu gibi halk ozanlarından etkilenerek türkü yorumu ve sazda ustalaştı. İki kez evlendi. 7 çocuğu oldu. Anadoluâ??yu kent kent dolaşıp şiirlerini sazıyla seslendirdi. Köy Enstitüleriâ??nde saz ve halk türküleri dersleri verdi. Ölüm nedeni akciğer kanseri. En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışlaâ??da her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı.

 

                                                     AZMİ


Doğum tarihi bilinmiyor. Ölümü 1582 İstanbul. Defterdar Pir Ahmet Çelebiâ??nin oğlu. Medrese öğrenimi gördü. Müderrislik yaptı. Son dönemlerinde Şehzade Mehmetâ??in (III. Mehmed) hocası oldu. Hüseyin Vaizâ??in Ahlak-ı Muhsunî adlı eserini Enisüâ??l-Arifîn adıyla Türkçeâ??ye çevirdi. Merâtibüâ??l-Ahlak adlı bir kitabı daha var.

 

                                              CELALİ


Adı Ahmetâ??tir. Şiirlerinde Celali Baba takma adını da kullanır. 1845â??te Bayburtâ??un Tahsini köyünde doğdu. Medrese öğrenimi gördü. Hayatının çoğunu kendi köyünde geçirdi. Çiftçilik ve çobanlık yaptı. 1915â??te yaşamını yitirdi.

                                                  DADALOĞLU


19â??uncu yüzyılda yaşadı. Asıl adı Veli. Türkmen-Avşar aşıklarının önde gelenlerinden. Kul Mustafa mahlasını da kullanan Aşık Musaâ??nın oğlu. Toros dağlarında Kozan, Erzin, Payas yörelerinde yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundan. Az da olsa eğitim aldı. Avşar beylerinden Küçük Alioğlu ile Kozanoğluâ??nun yanında imamlık, katiplik yaptığı anlatılır ama bu konuda yeterli bilgi yok. Daha çok Gavurdağı ve Ahır Dağı yörelerinde yaşadı. Çukurova'yı, Toroslar'ı, Orta Anadolu'yu dolaştı. Şiirlerinde göçerlik koşullarını, döneminde orta Anadoluâ??da hüküm süren aşiret kavgaları ve aşiretlerin Osmanlı Devleti ile savaşlarını duru ve yalın bir dille yansıttı. Dili Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesi. Asıl ününü kavga türküleri ile yaptı ama duygu ve aşk konularını da aynı başarıyla işledi. Yüz kadar şiiri sözlü kaynaklardan derlenerek günümüze ulaştı. Bu derlemeleri Cahit Öztelli, Taha Toros, Haşim Nezihi Okay, Ahmet Z. Özdemir ile Saim Sakaoğlu yayınladı. Diğer 19'uncu Yüzyıl halk ozanlarından iki noktada ayrılır. Kent yaşamından uzak kaldığı için şiirlerinde hep göçerlik ortamını yansıttı. Diğer yandan yine kentte bulunmayışı nedeniyle çağdaşı halk ozanlarında sık rastlanan divan şiirine yakınlık onda hiç görülmez. Karacaoğlan'ın aşk ve doğa şiirlerindeki üstün yeteneği ile, Köroğlu'nun yiğit ve kavgacı anlatımını birleştirir.
                                                         DERTLİ


1772 yılında Bolu Çağaâ??nın Şahnalar köyünde dünyaya geldi. Asıl adı İbrahim. Çobanlık yaptı. Gezici aşıklardan saz çalmayı öğrendi. Gençliğinde İstanbul ve Konyaâ??ya gitti. Mısırâ??a gidip 10 yıl kaldı. Köyüne dönüp evlendi, tekrar İstanbulâ??a gitti. II. Mahmud döneminde fes giyilmesi kabul edilince fesi öven redifli bir kaside yazdı. Ödül olarak Çağaâ??ya ayan atandı. Topladığı vergileri zimmetine geçirdi. Görevden alınınca bunaldı intihara kalkıştı. Daha önce Lütfi mahlasını kullanıyordu, bu olaydan sonra Dertli mahlasıyla yazmaya başladı. Ankara, Çankırı, Zile, Amasyaâ??yı dolaştı. Ankaraâ??ya döndü, 1846â??da burada öldü. Koyunpazarı Semtiâ??ndeki mezarı yol açılırken kayboldu. Divan türündeki şiirleri başarılı değildir. Asıl ününü hece vezinli şiirleriyle kazandı. Alevi-Bektaşi inançlarına bağlıdır. Ağır bir dil kullanır, şiirlerinde toplumsal eleştiri ve taşlamalar öne çıkar.

                                            DERVİŞ HALİL


17â??nci yüzyılda yaşadığı biliniyor. Nerede doğdu ve öldüğü konusunda bilgi bulunmuyor. Ölüm tarihi 1636 ya da 1637. Bir yeniçeri idi. Mısırâ??daki Osmanlı Ordusu askerleri arasındaydı. Biraz Farça biliyordu. Şiirlerinde sert, öfkeli bir söyleyiş vardır. Yalın bir dil kullanır. Mizah usunları ağır basar. Bursalı Aşık Halilâ??le bu özellikleri nedeniyle ayrılır. Zaman zaman değerinin bilinmediğinden yakınır. Şiirlerinde Mısırâ??daki Osmanlı askerlerinin günlük yaşayışlarını, sorunlarını alaycı bir söylemle yansıtır. (Derleyen: Hikmet İLAYDIN. Türk Dili Dergisi Sayı 292 1 Ocak 1976)

 

ERCİŞLİ EMRAH


Yaşamı ile ilgi kesin bilgiler yok. Van’ın Erciş ilçesinde doğduğu ve 17’nci yüzyılda burada yaşadığı biliniyor. İçten ve halk zevkine yakın bir söyleyişi vardır. Yurt sevgisi, aşk, doğa güzelliği, özlem gibi konuları işledi. Kendi hayatını anlattığı "Emrah ile Selvihan" adlı halk öyküsüyle ün kazandı. Bu öykü Doğu Anadolu’nun yanısıra Azerbaycan, Türkmenistan ve Ermenistan’da da değişik isimlerle tanınır ve sevilir. Ercişli Emrah’ın en şansız yanı Erzurumlu Emrah ile karıştırılmasıdır. Bir dönem "Emrah" mahlaslı tüm şiirlerin Erzurumlu Emrah'a ait olduğu sanılırken, 19'uncu Yüzyıl'dan önceki dönemlerde yazılmış şiirlerde de bu mahlasın kullanıldığı anlaşılınca Ercişli Emrah'ın varlığı ortaya çıktı. Ama bu karışıklık döneminde bazı güzel şiirleri Erzurumlu Emrah’a mal edildi. Ercişli Emrah'ın deyişlerindeki söyleyiş daha içten ve halk zevkine daha uygundur. Deyişlerinin tümü hece ölçüsüyle ve arı bir Türkçe ile söylenmiştir.

ERZURUMLU EMRAH


Erzurum’un Tanbura köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor. 1860’ta Niksar’da yaşamını yitirdi. Erzurum’da medrese eğitimi gördü. Önceleri sadece saz çalıp ustasının şiirlerini söylüyordu. Sonra kendisi de deyişler söylemeye başladı. Nakşibendi tarikatına girdi. Hayal kırıklığı ile biten bir gönül macerasından sonra memleketinden ayrıldı. 1828'de Trabzon'a gitti. 1835'te Sivas'a geçip burada 12 yıl kaldı. Ardından Tokat'ta bir süre yaşadı. Burada tanıdığı Mahmud adlı bir genci kendisine çırak yaptı ona "Nuri" mahlasını verdi. Bu çırak sonradan "Tokatlı Nuri" adıyla büyük ün yaptı. Tokat'tan sonra Amasya, Merzifon, Çorum yoluyla Ankara'ya gitti. Aşiret reisi Alişan Bey'in takdirini kazandı. Uzun yıllar Çankırı ve Kastamonu'da kaldı. 1850'de Tokat Niksar'a yerleşti. Burada evlenerek yaşamının sonuna kadar Niksar'da yaşadı. Âşıklık geleneğinin bütün özelliklerini taşıyan bir şair. Şiirlerinde aşk, gurbet, sıla özlemi, yazgıdan yakınma gibi konuları işledi. Duyarlı ve çoşkulu söyleyişiyle dikkat çekti. Divan edebiyatını da öğrendi ama bu tarzda yazdığı şiirlerin sayısı az. Yer yer tasavvufa yönelen koşmaları ünlü. Döneminde Anadolu'da pek tanınmayan "Ercişli Emrah"ın bazı güzel şiirleri de Erzurumlu Emrah'a maledildi. Aruzlu şiirlerinden bir bölümü 1916'da Erzurumlu Mehmed Abdülaziz Efendi tarafından "Divan-ı Emrah" adıyla yayınlandı. Şiirleri ve yaşamıyla ilgili bilgiler Eflatun Cem Güney'in 1928'de yayınlanan "Erzurumlu Emrah" araştırması ile Köprülüzade Mehmed Fuad'ın 1929 tarihli "XIX Asır Saz Şairlerinden Erzurumlu Emrah" kitaplarında toplandı.

GEDÂYİ


Beşiktaşlı Gedâyî ya da Tokatlı Gedâyî olarak bilinir. 1826'da Tokat'ta doğdu, 1889'da İstanbul'da öldü. Asıl ismi Ahmed. İlköğreniminden sonra babasının keresteci dükkanında çalıştı. Sevdiği kız veremden ölünce saz ve şiire merak saldı. Bir ara Tokat'a gelen Batumlu Yeseri Baba kendisine Gedâyî mahlasını verdi. Tarihi saptanamayan bir savaşta esir düştü. Savaş bitince Tokat'a dönerken İstanbul'a uğradı ve yerleşti. Tavukpazarı'ndaki âşıklar kahvesinde sazı ve sözüyle tanındı. Çevresi giderek genişledi. İstanbul'un tanınmış yazar ve şairlerince de beğenildi. Onların önerisiyle Padişah Abdülaziz'in huzunda saz çaldı ve sarayın incesaz heyetine katıldı. Bu görevi 5'inci Murad dönemine kadar sürdürdü. 2'nci Abdülhamid'in incesaz heyetini dağıtmasından sonra emekliye ayrıldı. Beşiktaş'taki dükkanında arzuhalcilik yaptı. İstanbul'un çeşitli semtlerinde saz çalıp söyleyerek dolaştı. Bu dönem "Medet Tophaneli top top kıvırcık perçemli" nakaratlı şarkısı çok tutuldu. 19'uncu Yüzyıl âşıkları arasında Arapça, Farsça sözlük ve tamlamalara fazlaca yer verişi, hece ölçüsünün yanında aruzla da şiir yazmasıyla dikkat çeker. Bektaşiliğe girerek bu tarikatın 19'uncu Yüzyıl'daki belli başlı temsilcisi Mehmed Hilmi Dedebaba'ya kapılandı, ondan "babalık" aldı. Hakkındaki bilgiler ve bazı şiirleri Saadeddin Nüzhet Ergun'un "XIX. Asır Saz Şairlerinden Gedâi (1933) kitabı ile, Muhtar Yahya Dağlı'nın "Tokatlı Gedâyî" kitaplarında toplandı.

GEVHERÎ


17’nci yüzyılın ikinci yarısıyla 18’inci yüzyılın ilk yarısı arasında yaşadı. Asıl adı Mehmet ya da Mustafa. Yaşamına ilişkin kesin bilgiler yok. Nereli olduğu da kesin olarak bilinmiyor. Kırımlı, İstanbullu ya da devşirme olduğu yolunda tahminler var. Ancak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ikinci Viyana kuşatması üzerine söylediği şiirler, onun bu savaşa katıldığını göstermese de dönemin olaylarıyla ilgili bilgisi olduğuna işaret eder. Osmanlı devletinin birçok yerini gezdi. Hem aruz, hem hece ölçüsüyle şiirler söyledi. Aruzda, hecedeki kadar başarılı olamadı. Pek çok eski eserde ondan sözedilmesi şiirlerinin çokça tanındığını ve sevildiğini gösterir. Müzikle de ilgilendi. Şiirlerinde pekçok makam kullandı. Bazı şiirleri başkaları tarafından bestelendi. Kendi adıyla bilinen bir de makam vardır. Yani "Gevheri Makamı."

HARABÎ


1853’te İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmet Edip. Harabî mahlasıdır. Bazı şiirlerinde Edib mahlasını da kullanır. Bahriye Birlik katibi olan Harabi’nin yaşamı İstanbul ve Rumeli’de geçti. 17 yaşında Bektaşiliği seçti. Yaşamını yitirdiği 1917’ye kadar bu yolun sadık bir bendesi ve savaşçısı oldu. Tasavvuf ve tasavvuf ustalarının eserleriyle yakından ilgilendi. Hece ve aruzla yazdı. Divanında bu iki ölçünün kullanıldığı şiirler vardır.

HASAN DEDE


16’ncı yüzyılda yaşadığı dışında yaşamıyla ilgili bilgi az. Nefesleriyle ünlü bir Bektaşi şairi. Bir süre Konya’nın Karaman ilçesinde yaşadı. Sonra Ankara’nın Kalecik ilçesine bağlı bugünkü Hasan Dede Köyü’nün bulunduğu Teke Salan’da bir Bektaşi tekkesi kurdu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde birinci Viyana kuşatmasına bölgeden topladığı askerlerle katıldı. Ödül olarak kendisine iki çiftlik verildi. Seydili aşiretinden bazı obaları da çevresinde toplayıp Hasan Dede köyünü kurdu. Örnek verdiğimiz nefesi çok ünlüdür.

HATAYÎ


Şah İsmail. 17 Temmuz 1487’de Azerbaycan Erdebil’de doğdu, 23 Mayıs 1524’te burada öldü. Azerbaycan ve İran’da hüküm süren Safevi Hanedanı’nın kurucusu. Uzun yıllar tarikat eğitimi gördü. 14 yaşında Safeviler’in önderi olarak babasının yerini aldı. Ordusunu hızla büyüttü, bölgenin büyük bölümünü hakimiyetine aldı. 1514’te Çaldıran Ovası’da Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı Ordusu’na yenildi. Haremi ve hazinesini bırakıp kaçtı. Bugünkü Gürcistan topraklarında yaşayan aşiretleri egemenliğine alarak tekrar güçlendi. Safeviler ve Osmanlı arasındaki çekişme 100 yılı aşkın sürdü. Hatayî mahlasıyla şiir de yazan Şah İsmail, Nesimî’nin etkisindedir. Sade bir dil kullanmış ve hece vezniyle şiirler yazmıştır. Aruzla yazılmış ve Arapça Farsça şiirlerinden oluşan Hatayi Divanı da seçkin bir örnektir. 16. Yüzyılın ön önemli şairlerinden biri olarak gösterilir. Mesnevi türünde Dehname ve Nasihatname adlı iki eseri daha vardır.

                                                           HIFZÎ


1893’te Kars Kağızman’da doğdu, 1918’de aynı yerde yaşamını yitirdi. Asıl ismi Recep. Aşk, doğa, kahramanlık konularındaki güçlü deyişleriyle tanınır. Küçük yaşta Kur’an ezberlediği için Hıfzî mahlasını kullandı. Şiire 15 yaşında başladı. Kağızmanlı Sezai’den saz dersi aldı. Önce Nakşibendi, sonra Kadiriye tarikatına girdi. Çftçilik, köy imamlığı ve müderrislik yaptı. "Sefil baykuş ne gezersin bu yerde" diye başlayan uzun ağıdıyla bilinir. Yaşadığı dönemin savaş ve sıkıntılarla geçmesi nedeniyle şiirlerinde bu sorunların yanısıra kahramanlık duygularını da dile getirdi. Aşk ve doğa konularında da başarılı şiirleri var. Eserleri, M. Zahir Baranseli'nin 1965'te yayınlanan "Kağızmanlı Recep Hıfzî" ile, Ensar Arslan'ın 1978'te basılan "Doğu Anadolu Saz Şairleri" adlı kitaplarında yer alır.

                                           KARACAOĞLAN


17’nci yüzyılda yaşadığı sanılıyor. Göçebe Türkmen obalarında yetişti. Asıl adının İsmail, Halil ya da Hasan olduğu yolunda görüşler var. Hatta aynı mahlasla şiirler yazmış birçok Karacaoğlan’ın varlığı bile savunuluyor. Ahmet Kutsi Tecer ve Şükrü Elçin’in araştırmaları, yaşamının büyük bölümünü Rumeli’nde geçiren ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avusturya seferine katılan bir Karacaoğlan’ın varlığını ortaya koyar. Fuad Köprülü ve Cahit Öztelli gibi araştırmacılar da, 17’nci yüzyılda yaşadığını savunuyor. Bu araştırmacılara göre Karacaoğlan, şiirlerinde Abaza Hasan Paşa’nın öldürülmesi, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın Avusturya seferi gibi bu döneme ait tarihsel olaylardan sözeder. Karacaoğlan’ın şiiri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Şiirlerinde sıkça adları geçen Elif, Zeynep ve İsmikan adlı kadınların sevgilileri olduğu sanılıyor. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerine sık sık başvurur. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Şiirlerinin iki ana teması aşk ve doğadır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm de işlediği konular arasında yer alır. Duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını gerçekçi ve içten bir biçimde, açık ve anlaşıır bir dille yansıtırken şiirinde özgün bir yapı kurdu, âşık edebiyatına yeni bir söyleyiş biçimi yerleştirdi. Gerçeklere yönelik bir anlayışla ördüğü şiirinde ait olduğu göçebe halkın geleneklerini yansıttı, içinde yaşadığı ve yurt edindiği doğayı betimledi. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Cahit Öztelli’nin Karacaoğlan-Bütün Şiirleri adlı derlemesi de önemli Karacaoğlan araştırmalarından. Birçok şiiri bestelendi.

KÂTİBÎ


17'inci Yüzyılda yaşadı. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde o çağın ünlü "çöğür" çalanları arasında iki kez adı geçer. Asıl adının "Osman" olduğu sanılıyor. 4'üncü Murad döneminde yapılan Revan (1635) ve Bağdat (1638) seferlerine katılan bir yeniçeri olduğu şiirlerinden anlaşılıyor. Sazı ve deyişleriyle kendini âşıklar arasında kabul ettirdi. Âşıklara ilgi duyan 4'üncü Murad'dan da yakın ilgi gördü. Evliya Çelebi'nin kendisinden "Celeb Kâtibî" diye söz etmesine dayanılarak canlı hayvan alım satımıyla uğraştığı inancı doğurdu. Ancak, Kapıkulu sınıfına asker yetiştiren "Acemi Ocağı"nda yazıcı olduğu, mahlasını ve "Celeb" lakabını buradan aldığı ortaya çıktı. Çağdaşı âşıklardan Âşık Ömer'in "Şairname" adlı destanında "Evvel Kâtibî'den idelüm âğaz" diye âşıkları anmaya onunla başlaması ününün yaygınlığını gösterir. Deyişlerinde duygularını içtenlikle ve açıklıkla ortaya koydu. Aruz ölçüsünü de denedi ama başarılı olamadı. Sadeddin Nüzhet Ergun'un 1933'te yayınlanan "XVII. Asır Saz Şairlerinden Kâtibî" adlı kitabında şiirlerinden örnekler ve yaşamıyla ilgili bilgiler yer alır.

KAYGUSUZ ABDAL


Doğum tarihi ve yeri ile ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmiyor. Asıl adının Alâeddin Gaybî olduğu söylenir. Padisah II. Murat döneminde 1341-1444 arasında yaşadığı sanılıyor. Babasının adı Alanyalı Hüsameddin Mahmud. İyi bir eğitim gördü. Edirne, Yanbolu, Filibe, Manastır’ı gezdi. Ve Bektaşi şeyhi Abdal Musa’nın dergahına girdi. 40 yıl burada hizmet etti. Şeyhinden izin alarak, Mekke ve Mısır’a gitti. Mısır’da öldüğü ve Mukattam Dağı’nda bir mağaraya gömüldüğü söylenir. Bir başka söylentiye göre de Antalya Elmalı’da gömülü. Şeyhi Abdal Musa gibi halifesi Kaygusuz Abdal da Bektaşi-Alevi edebiyatının kurucularından sayılır. Yunus Emre’nin yolundan gitti. Hem aruz, hem hece ölçüleriyle yazılmış şiirleri var. Şiirlerini ana teması tanrı, insan ve doğa sevgisidir. Kaygusuz Abdal, alaycıdır. Yobazlık ve ham softalığı eleştirir. Yalın bir dili ve kıvrak söyleyişi vardır. Serâyi, Miskin Serâyi, Kul Kaygusuz ya da Miskin Kaygusuz mahlaslarını da kullandı. Düzyazı alanında örnekler verdi. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinin çoğu "şathiye" türündedir. Divanının yanısıra, Sarây-Nâme, Minber-Nâme, Dil-Güsâ, Gevher-Nâme, Budala-Nâme, Mesnevi, Muglâta-Nâme, Esrâr-i Hurûf, Vücûd-Nâme adlı eserleri var. Eserleri ve hayatını Abdurrahman Güzel araştırdı ve yazdı.

KAYIKÇI KUL MUSTAFA


17’nci yüzyılda yaşadı. Deniz eri olarak Cezayir’de bulunduğu, bundan ötürü Kayıkçı lâkabını aldığı sanılıyor. Dördüncü Murad’ın Bağdat seferine katıldı. Hayatının son günlerini İstanbul’da geçirdi. Yeniçeri âşıklarından. Sade bir halk diliyle destanlar, koşmalar, türküler yazdı. Şiirlerinde çağının önemli tarihsel olaylarını yansıttı. Bektaşiliği benimsedikten sonra tasavvufla ilgili güzel nefesler söyledi. Bazı eserlerini Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü 1930’da Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikayesi adlı çalışmasında derledi.

KAZAK ABDAL


15’inci yüzyıl sonu ile 16’ncı yüzyıl başlarında yaşadığı sanılıyor. Asıl adı Ahmed. Yaşamıyla ilgili fazla bir bilgi yok. Taşlamalarıyla ünlü bir Bektaşi şairi. Bazı kaynaklarda Romanya Türkleri’nden olduğu ve sakalını tıraş ettiği için "Kazak" mahlasını aldığı yazılır. Şiirlerindeki yergiler zaman zaman küfür düzeyine varır. Zahid denilen softalarla, medreselileri sert biçimde eleştirir.

KÖROĞLU


16 ve 17'inci yüzyılda yaşadı. Kimliğiyle ilgili birçok söylenti var. Birincisi, 16 ve 17’nci yüzyılda yaşadı. Yeniçeri ocağından yetişen bir şair. 1578-1590 arasındaki Osmanlı-İran savaşlarına katıldı. Bir tür ordu şairidir. İkinci savunmaya göre, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir alana yayılmış destansı ve türkülü halk öyküsündeki kahraman Köroğlu. İkinci Köroğlu, Bolu Gerede çevresinde yaşadı. Asıl adı Ruşen. Devlete karşı ayaklandı. Sivas-Tokat yolu üzerindeki Çamlıbel’e yerleşip eşkıyalık yaptı. Ama adil bir eşkıya idi. Bir başka söylentiye göre de, Bolu Beyi’nin seyisi Yusuf’un oğlu Ruşen Ali asıl Köroğlu’dur. Bolu Beyi, babası Yusuf’un gözlerine mil çektirdi. Ruşen Ali, babasını sağaltmak için Aras Irmağı’na götürdü. Ama ilaç olacak köpükleri kendisi içip yiğitlik ve şairlik gücü kazandı. Çamlıbel’e yerleşip babasının intikamını almak üzere Bolu Beyi’ne savaş açtı. Köroğlu hikayesi, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Balkanlar’da da bilinir. Yeniçeri aşığı Köroğlu’nin şiirleri dil ve anlatım bakımından öykü kahramanı Köroğlu adına söylenen şiirlerden çok farklıdır. Köroğlu ile ilgili ilk araştırmayı Pertev Naili Borotav yaptı. Cahit Öztelli’nin de Köroğlu-Dadaloğlu ve Kuloğlu adlı yayınlanmış bir araştırması var.

                                                   KUL HİMMET


16’ncı yüzyılın sonlarında Tokat Almus Güdümlü köyünde doğdu. 17’nci yüzyılın ilk yarısında öldü. Coşkulu deyişleriyle tanınan ve Hatayi ile Pir Sultan’dan sonra gelen üçüncü büyük Alevi-Bektaşı şairi. Pir Sultan ile yakın arkadaştı. Onun asılmasından sonra uzun süre saklandı. Şiirlerinde tarikat kurallarını her kültür düzeyinden Alevi-Bektaşilerin anlayabileceği bir yalınlıkla anlattı. Bazı şiirleri asıl isimleri İbrahim ve Hacik Kız olan "Kul Himmet Üstadım" takma isimli şairler ve başka Himmetlerin yazdıklarıyla karıştı. Kul Himmet’le ilgili bilgi ve şiirleri Cahit Öztelli, "Pir Sultan’ın Dostları" (1984) adlı kitabında derledi.

                                                  KUL NESİMİ


17’nci yüzyılda Anadolu’da yaşamış tekke şairi. Alevi-Beştaşi inançlarını dile getirdiği şiirleriyle tanınır. yaşadığı yer ile doğum ölüm yılları ve tarihleri konusunda bilgi yok. Şirleri Hurufilik, Caferilik ve Haydariliğe olan ilgisini yansıtır. Şiirlerinde hem hece hem aruz ölçüsünü başarıyla kullandı. Nefesleri Bektaşi ve Alevi’ler arasında çok tutulur. Bazıları günümüze kadar ulaşmıştır. Azeri asıllı Hurufi şair Nesimi ile uzunca bir süre karıştırıldı. Ama ikisinin ayrı şair olduğunu ilk kez Cahit Öztelli ortaya çıkardı (Pir Sultan’ın Dostları-1984).

                                                    KULOĞLU


17’nci yüzyılda yaşadı. Asker halk ozanlarından. Halk edebiyatı araştırmacıları Fuat Köprülü ve Saadettin Hüznet isminin "Süleyman" oduğunu ve Safranbolulu olduğunu yazar. Ancak kendi şiirlerine göre asıl ismi "Mustafa"dır. Osmanlı Sultanı 4’üncü Murat döneminde yaşadı. Yeniçeridir. Saraya çok yakındı. Sultan Murat’ın öldürülüp tahta Sultan İbrahim’in çıkmasından sonra Cezayir’e sürüldü. Bir deniz savaşı sırasında esir düştü, zindana atıldı. Sultan İbrahim’in yerine tahta 4’üncü Mehmet’in geçmesi üzerine İstanbul’a döndü. Yaşamıyla ilgili bilgiler bu kadar. Katibi, Gedayi ve Kul Mustafa ile arkadaşlık yaptı. Okuma yazma bildiği için şiirlerinde yabancı sözcüklere de yer verdi. Aruz ölçüsüyle yazılmış şiirleri var. Şiirlerinde aşk, yiğitlik gibi konuları işledi, tarihsel olaylara da yer verdi. Şiirlerinin büyük bölümünü Cahit Öztelli "Köroğlu - Dadaloğlu - Kuloğlu" isimli araştırmasında topladı.

                                                    MİRÂTÎ


19'uncu Yüzyıl'da yaşadı. "Kalecikli Mirâtî" olarak da bilinir. Yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgi yok. Şiirlerinden iyi bir öğrenim gördüğü, Hacı Bektaş Veli Tekkesi'nde 1850'de "dedebaba" olan Türabi Ali Baba'dan nasib aldığı anlaşılır. Bektaşi inanaçlarının içten ve ısrarlı bir savunucusu oldu. Hem hece hem aruz ölçüsüyle ustaca şiir söyleyebilmesiyle tanındı. Şiirlerini Kur'an'dan yaptığı alıntılarla güçlendirdi. Hazreti Ali'nin yüceliğini ve başından geçenleri dile getirdiği 36 dörtlükten oluşan "Ali Destanı" ile minyatürcü aşıklardan Levnî'nin "Atalar Sözü Divanı"na söylediği 43 dörtlükten oluşan benzek önemli eserleri arasında. Hakkındaki derlemeyi İhsan Ozanoğlu, 1940'ta yayınlanan "Kalecikli Mirâtî" adlı kitabında yaptı.

                                             PİR SULTAN ABDAL


16’ncı yüzyılda yaşadı. Hakkında fazla bilgi yok. Asıl adı Haydar. Yaşamının büyük bölümü Uşak’ın Banaz köyünde geçti. 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren Alevi-Bektaşi kökenli ve İran yanlısı mezhep olaylarına karıştı. Sivas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırdı. Ölümümün, 1547-1551 ya da 1587-1590 arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor. Çeşitli araştırmalarda 6 ayrı Pir Sultan kimliğine değinilir. Sırasıyla, Çorum yöresinden olup bir süre Ankara’da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan’ım Haydar, aruzla şiirler yazan Pir Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, 18’inci yüzyılın ikinci yarısı ile 19’uncu yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan, 16’ncı yüzyıl sonu ile 17’nci yüzyıl başında yaşayan ve Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal. Son olarak menkıbeleşmiş yaşamıyla tanınan, Hızır Paşa’nın astığı kabul edilen 16’ncı yüzyıl şairi Banazlı Pir Sultan Abdal. Halk edebiyatı araştırmacıları, gerçek Pir Sultan Abdal olarak Banazlıyı kabul eder. Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat içinde yetişti. Hayati (Şah İsmail), Kul Hüseyin ve Kul Himmet’ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir Türkçe kullandı. Ana konuları, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimi görmediği için, diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilemedi. Saaddin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Fuad, Ohan Ural, Mehmet Bayrak ve Erol Toy’un Pir Sultan Abdal araştırma ve kitapları var.


 

RUHSATÎ


1832 yılında Sivas’ın Kangal ilçesi Deliktaş köyünde doğdu. Ölümü, aynı yer 1911. Taşlama ve güzellemeleriyle tanınır. Yoksul bir ailenin çocuğu. Dönemin koşulları ölçüsünde eğitim gördü. Değirmencilik, sıvacılık, kağnılarla tahıl taşımacılığı yaptı. Köy köy dolaşıp eğlence ve düğünlerde saz çalıp söyledi. 19’uncu yüzyıl halk ozanları içinde şiirinin gücü, kendine özgü kişiliği ve tavrıyla öne çıkar. Orta Anadolu köylüsünün sorunlarını, dünyasını bütün çıplaklığıyla yansıtır. Aruzla şiir söyleme denemesi de yaptı ama başaramadı. Ruhsatî’yi Türk edebiyat dünyasına Eflatun Cem Güney tanıttı.

SEYRANÎ


Kayseri’nin Develi ilçesi Everek Köyü’nde 1800’de dünyaya geldi. Bir imamın oğlu. Önce babasından ders aldı. İki yıl kadar medreseye devam etti. Develi o dönemde âşıkların uğrak yeriydi. Seyranî de genç yaşta saza ve şiire ilgi duydu. Kısa sürede olgun ve usta bir âşık oldu. İstanbul’a gitti. Âşıkların toplandığı semai kahvelerinde düzenlenen atışmalara katıldı. Bu atışmalarda devlet büyüklerini sert dille eleştirmeye başlayınca başı derde girdi. Develi’ye dönmek zorunda kaldı. Daha sonra Halep’e gidip geldi. Halep’ten dönüşünde kendisini içkiye verdiği ve sıkıntılı günler yaşadığı söylenir. Şiirlerinde haksızlığa, yolsuzluğa ve her türlü kötülüğe karşı çıkar. Rüşveti, adaletsizliği, cahilliği hiç çekinmeden eleştirir. Devlet böyüklerine yönelttiği taşlamalarda da cesurdur. Hece ölçülü şiirlerinin yanısıra aruzla yazılmış şiirleri de vardır. Heceli şiirlerinde yalın bir Türkçe kullanır. Çoğu koşma türündeki bu kusursuz şiirler, Develi ağzının özelliklerini yansıtır. Şiirlerinde yaşadığı çağı, gezip gördüğü yerleri bütün güzellik ve çirkinlikleriyle ortaya koyar. Fuzulî, Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Ömer ve Gevherî’den etkilenmiştir. Yaşadığı dönemin cönk ve dergilerinde yer alan şiirlerini ilk kez Everekli Müftüzade Ahmet Hazım (Ulusoy) toplamış ve Sahihât-ı Seyranî adıyla yayınlamıştır. 1866’da öldüğü kabul edilen, Seyranî’nin şiirleri, kendisinden daha az ünlü olan çağdaşı Ispartalı Seyranî’nin şiirleriyle karışmıştır.

TOKATLI NURÎ


1820'de Tokat'ta doğdu, 1882'de Samsun'da öldü. Okuma-yazmayı, din ve tarikat bilgilerini babası Molla Veliyeüddin Efendi'den öğrendi. 1837'de Tokat'a gelen Erzurumlu Emrah ile tanıştı. Onun çırakları arasına katıldı. "Nurî" mahlasını ondan aldı. Sazı ve deyişleriyle kısa sürede ün yaptı. Anadolu'nun çeşitli yerlerini dolaştı. Son olarak Samsun'a yerleşti, yaşamını burada yitirdi. Erzurumlu Emrah'ın ölmesinden sonra katıldığı bütün fasıllarda onun şiirlerini okudu. Ustasından daha güçlü bir şair olduğu kabul edilir. Şiirleri ölçü ve dil bakımından kusursuz, söyleyişi içtendir. Aruz ölçüsüyle de şiirler söyledi ama daha çok koşma ve destanlarıyla ün kazandı. Yaşamıyla ilgili bilgiler Ahmet Talat Önay'ın 1933 tarihli "Âşık Tokatlı Nurî" kitabıyla, M. Zeki Oral'ın 1936 tarihli "Tokatlı Âşık Nurî" kitabında yer alır.

 

YUNUS EMRE


1238'de doğduğu 1320'de öldüğü tahmin ediliyor. Yaşamına ilişkin bilgiler sınırlı. Doğum ve ölüm yeri kesin olarak bilinmiyor. 13’üncü yüzyılın ortalarına doğru Moğol istilası ve Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı dönemde Anadolu’da yaşadığı sanılıyor. Bu dönemin sarsıntı ve acıları Yunus’un eserlerinde derin izler bıraktı. Babasının adı İsmail. Çocukluğunda medrese eğitimi gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. İran ve Yunan mitolojisiyle, tasavvuf tarihini inceledi. Ahmed Yesevi'nin müritlerinden Hacı Bektaş Veli ya da Sinan Ata’nın halifesi Taptuk Emre’nin dergahında hizmet etti. Taptuk Emre’nin düşüncelerini yaymak için Anadolu’yu köy köy kasaba kasaba dolaştı. Eskişehir Sarıköy, Manisa Buna ve Emreköy, Erzurum Dutçu Köyü, Isparta Keçiborlu ve Karaman’da adına yapılmış mezarlar var. Ama nerede öldüğü ve gömüldüğü kesin belli değil. "Vahdet-i vücud" (varlık birliği) tasavvuf yorumunu benimseyen Yunus Emre, keskin bir gözlem gücüne, derin bir hoşgörüye sahipti.

Dini anlayışı

Felsefesinde, "şeriat, tarikat, marifet, hakikat" olmak üzere dört bilgi düzeyi belirler. "Şeriat" İslam'ın kuralları, "tarikat" tarikat kural ve yolları, "marifet" keşif ve ilham yoluyla ulaşılan bilgiler, "hakikat" ise en yüksek bilgi olan gerçeğin ya da Tanrı'nın sırrıdır. Yunus'a göre biri "zahiri" yani dış, diğeri "batini" yani iç olmak üzere iki dünya vardır. Yalnızca iç dünyayla ilgili bilgiler, yani batini bilgiler en yüksek bilgi derecesine ya da Tanrı'nın sırrına erişir. Tanrı'ya ulaşmak, gerçeğin gizini çözebilmek için bütün dindışı bilimlerden vazgeçmek gerekir. İnsanda "toprak, su, ateş, yel" nitelikleri "can" ile birleşmiştir. "Toprak" ve "su" Cennet'in, "ateş" ve "yel" ise Cehennem'in öğeleridir. Birinci ögeler iyilikleri, ikinci öğeler kötülükleri simgeler. Tanrı özlemi, Tanrı'ya güvenmek, sabır, onur, iyilik, cömertlik, temiz yüreklilik, dürüstlük, utanma duygusu, kanaatkarlık iyi huylar ya da "iyi özelliklerdir." Gösteriş, kibirlilik, şehvet, kıskançlık, öfke, cimrilik, kindarlık, dedikoduculuk ve iki yüzlülü de kötü huylar ya da özelliklerdir. Ona göre, "gönül kırmama" ilkesi şeriat kurallarının üstündedir. Yunus Emre'nin bu görüşü, şeriatı savunan din adamları ile tarikatlar arasında sürüp giden tartışmaların etkisini taşır.

Şiir anlayışı

Şiirlerini hece ölçüsüyle yazdı. Daha çok 7 ve 8 heceli kalıpları kullandı. Ama aruz denemelerine de yer verdi. Hece ölçüseyle yazdığı dörtlüklerin yanısıra yine hece ile beyitler ve gazeller de yazdı. Hece ölçüsünü gazele uyguladığı şiirleri de var. Aruz vezniyle yazdığı şiirlerinde hece ölçüsü uyak sistemine bağlı kaldı. Şiirlerini Oğuz lehçesi ve gününün konuşma diliyle yazdı. Ama arı bir Türkçe kullandığı söylenemez. Yer yer Arapça ve Farsça tamlamalara yer verdi. Farsça dil kurallarına uyduğu, bu kurallarla isim ve sıfat tamlamaları kurduğu, Türkçe sözcükleri yabancı bağlaçlarla bağladığı dikkat çeker. Ama onun şiirlerinde Oğuz lehçesi olağanüstü bir anlatım gücü ve uyuma ulaştı. Sağlığında düzenlediği divanı bulunamadı. Günümüzdeki divanları derlemedir. 1904’te birinci, 1924’te ikinci basımları yapılan "Divan-ı Âşık Yunus Emre"nin yanısıra Burhan Toprak ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın derleyip yayınladığı Yunus Emre divanları var. Cahit Öztelli de Yunus Emre’nin bilinen bütün şiirlerini "Yunus Emre Bütün Şiirleri" isimli kitapta topladı.

                                                  ZÜLALÎ


1873'te Ardahan'ın Posof ilçesi Suskap köyünde doğdu. Köyün bugünkü adı Aşık Zülali Köyü. Çocukluk yaşlarından itibaren aşıklığa merak sardı. Kars ve çevresindeki usta âşıklardan usul, erkan, yol öğrendi. İlk ustası Âşık Abbas'dı. Âşık Şenlik, Âşık Sümmani gibi zamanın tanınmış ozanlarıyla görüştü, onlardan öğütler aldı. Halk edebiyatının koşma, güzelleme, koçaklama, varsağı gibi hemen tüm örneklerinden ürünler verdi. Sözü kadar sazının da güçlü olduğu söylenir. Bir dönem İstanbul'a gitti. Bir yandan medrese eğitimi aldı bir yandan âşık kahvelerinde çaldı, söyledi. Afyon, Emirdağ yörelerini dolaştı. Yaşamının son yıllarını Eskişehir Çifteler'de geçirdi. 18 Aralık 1956'da yaşamını yitirdi.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !